Yetersiz hissetmeyen kimse yok gibi. Artık FOMO’dan kurtulmak imkansıza yakın. Aslında bu, sanki çok bireysel bir problemmiş gibi duyulsa da, yani kolaylıkla kişinin öz güvensizliği, kendini sevmeyişi, yeterince şükretmeyişi gibi etiketlense de, azımsanmayacak oranda da “bilmeme hakkı”mızın elimizden alınmasıyla ilgili.
Çok fazla kişiyle ilgili, çok fazla şey biliyoruz. Maruz kalmama seçeneğimiz bizde saklı olsa da, çoğumuz bir şekilde çok fazla kişinin hayatına tanıklık ediyoruz. Ve bu tanıklık, şeffaf bir tanıklık değil. “O ne kadarını görmeni isterse, o kadar.” tanıklığı. İçten içe bunun bu kadar toz pembe olmadığını bilsek de, duygumuz her zaman aklımızla paralel çalışmıyor. Duygumuz sinsice bir girdaba giriyor: “Sen geridesin.” “Sen yetersizsin.” “Sen başarısızsın.”
O girdabın insanı içine oldukça kuvvetli şekilde çektiğini biliyoruz. Ve bundan korunabilmek için kendimize şunu hatırlatmanın önemli olduğunu düşünüyorum:
Herhangi bir şeyi bin parçaya bölerseniz, onun anlamını kaybedersiniz. Bir tablo, bütünüyle bir tablodur. Bir öykü, bir film… Bir öyküden bazı yaprakları koparırsanız olmaz, bir filmi tek bir sahnesinden anlayamazsınız. Biz de hayatımızı parçalara böldüğümüzde gözümüze oldukça cılız, yetersiz, kıymetsiz gibi görünebilir. Ama hayatımız bir bütündür. Hikayemiz bir bütündür. Ve bütün, her zaman parçaların toplamından daha büyüktür.
Dilerim hepimiz, hikayelerimize sahip çıkmayı öğrenebiliriz.