“Son” kelimesi çoğumuz için oldukça ürkütücü. Ve içimizde tekinsiz bir yere çarpıyor. Anlaması, anlamlandırması zor, karmaşık, çocuksu, çiğ bir duygu bırakıyor sanki kucağımıza.
Bir ilişki bittiğinde ne yapmalı? İnkar mı etmeli? Ölü taklidi mi yapmalı? Kavga mı etmeli? Öfke mi kusmalı?
Biten şey, içinde bir hikaye barındırır. Bana kalırsa, en çok o hikayeyi okumalı. Ne anlatıyor? Neden oldu? Ne bitti ve geriye ne kaldı.
Özellikle kırılgan kimlik yapıları, ayrılıkları ya da sonlanmaları daha incitici, değersizleştirici bir yerden algılamaya meyillidir. Bu bir bitiş değil, düpedüz bir terk ediş gibi deneyimlenir. Terk edildiğini hisseden kişinin yapacağı tipik 2 tür davranış vardır: Ya karşıdakine yoğun bir öfke kusar ya da depresif bir duygudurumunda saplanır kalır. Eğer durumu doğru şekilde işlemleyemezse, kişi yas sürecine bir türlü geçemez. Halbuki sonlar, başlangıçlar kadar doğal ve gereklidir. Ve durumu kabullenmek ardından sağlıklı bir yas sürecini getirir.