Yazılar

Freud, Lacan ve aşk üçgenleri: neden hep yıkıma sürükleyeni isteriz

Öykü Zeynep Aydın·

Edebiyat ve sinemanın vazgeçilmez öğesi olan aşk üçgenleri, aslında dış dünyadaki bir rekabetten ziyade, insan zihninin kendi içindeki savaşını yansıtır. Neden her zaman "doğru olan" değil de, yıkıma sürükleyen ana karakterimizi daha çok cezbeder? Cevap, bilincimizin katmanlarında ve asla dolmayan o ontolojik boşlukta gizlidir.

Aşk üçgenleri (Bihter, Adnan, Behlül; Rose, Jack, Cal; Kemal, Füsun, Sibel ve daha onlarcası) aslında tesadüfi kurgular değil. Bu yapı, insan psişesinin bölünmüşlüğünü sahneye koyar. Freud'a göre ruhsallık üç katmandan oluşur: id, ego ve süperego. İd, dürtünün ve haz ilkesinin temsilcisidir; yoğunluğu, yasa tanımazlığı ve yakıcılığı taşır. Süperego ise toplumsal düzeni, ahlâkı, normu ve “olması gerekeni” temsil eder. Ego bu iki güç arasında denge kurmaya çalışan, fakat çoğu zaman parçalanan öznedir. Aşk üçgenlerinde bu yapı neredeyse şematik biçimde görünür. Sibel, Cal ya da Adnan süperegonun güvenli alanını temsil eder: mantıklı, kabul edilebilir, toplumsal olarak onaylanmış seçim. Füsun, Jack ya da Behlül ise id'in çağrısıdır: yasak, tehlikeli, statüyü tehdit eden ama yoğun bir canlılık vadeden taraf.

Seyirci neden çoğunlukla bu ikinci tarafı ister? Çünkü sanat, bastırılmış olanın geri dönüşüdür. Gündelik yaşamda süperego baskındır; düzeni korur, dürtüyü sınırlar. Anlatı ise bize güvenli bir mesafeden yasak arzuyu deneyimleme imkânı sunar. İçimizdeki bastırılmış dürtü, sahnede görünür hale gelir. Ancak dikkat çekici olan şudur: Bu hikâyelerde tutku ya yarım kalır ya da yıkımla son bulur. Jack ölür. Behlül kaçar. Kemal Füsun'a hiçbir zaman gerçekten sahip olamaz. Arzu tamamlanmaz. Çünkü Freud'un da işaret ettiği gibi, haz ilkesinin sınırsız zaferi dramatik yapıyı çözer. Arzu tatmin edildiği anda sönümlenir; çatışma ortadan kalktığında hikâye de biter. Bu yüzden tutku tam gerçekleşeceği noktada donar. Donmuş haliyle kalır; idealize edilir.

Lacan ise bu yapıyı daha da derinleştirir. Ona göre arzu yalnızca dürtü çatışması değildir; yapısal olarak üçgenseldir. Arzu, Öteki'nin arzusudur. Yani özne birini yalnızca kendi içsel isteğiyle arzulamaz; onu bir başkasının konumu, bakışı ya da yasağı üzerinden ister. Bu nedenle üçüncü kişi sadece bir rakip değildir. Arzuyu mümkün kılan figürdür. Rose'un Jack'e yönelimi, Cal'in varlığıyla anlam kazanır. Bihter'in Behlül'e tutkusu, Adnan'ın konumundan bağımsız düşünülemez. Kemal'in Füsun'a saplantısı, onu kaybettiği ve erişilemez hale geldiği ölçüde yoğunlaşır. Engel ortadan kalktığında arzu sönmeye başlar.

Lacan'ın “objet petit a” kavramı burada belirleyicidir. Arzu nesnesi sandığımız şey, aslında içimizdeki yapısal eksikliğin temsilcisidir. Füsun, Kemal için yalnızca bir kadın değildir; kendi içindeki boşluğu dolduracağını sandığı simgesel bir nesnedir. Ancak bu boşluk ontolojiktir; hiçbir gerçek kişi tarafından tam anlamıyla doldurulamaz. Bu yüzden arzu nesnesine tam ulaşılamaz. Ulaşıldığında da hayal kırıklığı doğar.

Masumiyet Müzesi bu açıdan çarpıcıdır. Kemal, Füsun'la yaşanabilecek sıradan bir hayatın yerine, onun eşyalarını biriktirerek aşkı zamana karşı dondurur. Müze, arzunun imkânsızlığının anıtıdır. Eğer o ilişki gündelik hayatın sıradanlığına teslim olsaydı, büyük aşk simgesel düzen içinde eriyip gidecekti. Arzunun korunabilmesi için canlı ilişki değil, donmuş an gerekir. Bu nedenle aşk üçgenleri yalnızca dramatik bir teknik değildir; bilinçdışının geometrisidir. İçinde yasa vardır, yasak vardır, toplumsal bakış vardır. Aşk hiçbir zaman yalnızca iki kişilik değildir. Her zaman üçüncü bir figür (gerçek ya da simgesel) araya girer.

Seyirci aslında iki şeyi aynı anda izler: Kendi bastırılmış arzusunun sahneye çıkışını ve o arzunun cezalandırılışını. Hem tutkunun kazanmasını isteriz hem de bunun yıkıcı olacağını biliriz. Bu ambivalans, Freud'un çift değerliliğiyle ve Lacan'ın bölünmüş öznesiyle örtüşür. Sonuçta aşk üçgenleri bize şunu hatırlatır: Arzu, ulaşılamadığı sürece canlıdır. Tutku, ancak ulaşılamaz kaldığında ya da trajik bir şekilde kesildiğinde kirlenmeden kalabilir. Bu yüzden bu eserlerde aşk, hiçbir zaman sıkıcılaşmadan tam o noktada donar ve biz yüzyıllardır aynı trajediyi heyecanla izlemeye devam ederiz.

Bu konuda birlikte çalışabiliriz

İlişki ve Bağlanma Sorunları

Bu yazıda anlatılanları kendi hayatınızda tanıyorsanız, ilgili çalışma alanı sayfasında terapide nasıl çalışıldığını ve ne zaman destek almanın yerinde olduğunu okuyabilirsiniz.

Çalışma alanı sayfası
Randevu ve sorular

Kozyatağı, Kadıköy'de yüz yüze ya da online. Bir mesaj yeterli.

Ya da arayın: +90 545 405 53 67 · Hafta içi 10:00–19:00

Diğer yazılar

Okumaya devam edin